Köydeki Muhteşem Amcık – Bölüm 13

Akşama doğru Kuşadası’na girdiğimizde, Zeynepten nişanlısının adresini istedim. Nişanlısının Kuşadası’nda otel sahibi olduğunu biliyordum, bir de adamın yaşlı olduğunu duymuştum, başka da bir bilgim yoktu. Zeynep Kuşadası’nı ilk defa görecekmiş. Nişanı köyde yapmışlardı, ondan sonra adam bir iki sefer daha köye gelmiş, köyde görüşmüşler, hepsi bu. Zeynep çantasından nişanlısının kartvizitini çıkarıp verdi. Kartviziti görünce gülmeden edemedim. Adam isminin altına 3 dilde ‘Otel Sahibi ve Otel Müdürü’ diye yazdırmıştı. Anlaşılan hava atmayı çok seven bir tip idi.

Epey bir aramadan sonra otelin önüne geldik. Kartvizitte 3 yıldızlı otel diye yazıyordu. Ama otelden daha çok, büyükçe bir Pansiyona benziyordu oysa. Zeyneple Mürüvet arabada beklerken, ben girdim otele, resepsiyondaki çocuğa otelin sahibi Muharrem beyi görmek istediğimi söyledim. Çocuk, “Buyrun, ben götüreyim yanına!” dedi. Çocuk önde, ben arkada, otelin içinden geçerek bahçeye çıktık. Binanın ön kısmından beklenmeyecek kadar büyük bir arka bahçesi vardı otelin. 9-10 kadar masada, hepsi de yabancı olan turistler, birşeyler içerek (muhtemelen) akşam yemeği saatini bekliyorlardı. Resepsiyoncu çocuk beni, 2 tane orta yaşlı turist kadınla Rakı içen, babam yaşındaki bir adamın masasına götürdü ve “Muharrem abi, bu abi seni görmek istiyor!” dedi ve geri resepsiyona döndü.

Muharrem elindeki duble Rakıyı fondip yapıp, masadaki kadınlardan, yarı İngilizce yarı Almanca olarak izin isteyerek ayağa kalktı ve tokalaşmak için elini uzatarak, “Buyur delikanlı?” dedi. Ayaküstü kısaca kendimi tanıttım ve durumu anlattım. Muharrem, şaşkınlık mı yoksa sevinç mi olduğunu anlamadığım bir heyecanla, “Yapma yaa, Zeynep mi geldi? Hani nerede?” dedi. “Arabada!” dediğimde, koluma girdi ve arabaya doğru yürüdük. Sanki Rakı içmeye sabahtan başlamış gibi bir hali vardı.

Muharrem Zeynebin kapısını açarak, “Ooo, sultanım, hoş geldin, ne güzel bir sürpriz bu!” deyip, elinden tutarak Zeynebin inmesine yardımcı oldu. Ben de bu arada arka kapıyı açtım ve kucağından çocuğu alarak, Mürüvet’in inmesine yardımcı oldum. Muharrem, Mürüvet’i benim karım sanmıştı herhalde ki, tokalaşmadan, Japonlar gibi hafif eğilerek, “Hoş geldiniz yenge hanım!” diyerek selamladı. Sonra içeriye seslendi, “Oğlum, koş, misafirlerimizin çantalarını al arabadan!” diye. Resepsiyondaki çocuk koştu geldi hemen, çantalarımızı taşıdı Lobi’ye. Daha Lobi’deki koltuklara oturur oturmaz çaylarımız geldi.

Biraz hoş beşten sonra Muharrem bize Kuşadası’nda kaç gün kalacağımızı sordu. Ben de kalmayacağımızı, İzmir’e devam edeceğimizi söylediğimde, “Yoo valla, öyle hemen göndermem, bir iki gün kalırsınız burda! Hem, ne işiniz var İzmir’de?” dedi. Çocuğu doktora götüreceğimizi söylediğimde, “Yav bırak şimdi İzmir’i, burda doktor yok mu? Yarın ben sizi bir doktor arkadaşıma götürürüm! Adam taa Amerika’dan geldi, buraya özel klinik açtı! Çok iyi bir doktor! Öyle olmasa zaten ben turistleri göndermem ona! Müşterilerimizin hepsi çok memnun! Gevurları bilirsin, doktor hastane gibi konularda çok hassastırlar! Hem 5 kuruş para da vermeyiz, dedim ya, arkadaşım olur! Hiç itiraz istemiyorum, kalıyorsunuz burda!” dedi. Sonra da cevabımızı beklemeden, resepsiyondaki çocuğu çağırdı, “Oğlum, Zeynep yengenizin çantasını 213’e, Harun’la eşinin eşyalarını da 216’ya götürün! Odaları birdaha gözden geçirin, eksik falan var mı diye!” dedi. Çocuk, “Tamam Muharrem abi!” deyip, çantaları kaptığı gibi odalara taşıdı. Anlaşılan, Muharrem de Ramazan çavuş gibi Emrivaki seven bir adamdı.

Akşam yemeği saatine kadar Lobi’de oturduk, sohbet ettik. Sonra bahçedeki masalardan birine geçtik yemek için. Açık büfe olmasına rağmen yerimizden kalkmadık, istediğimiz herşeyi garsonlar masaya getiriyordu. Zeyneple Mürüvet meşrubat içerken, Muharrem bize de ufak Rakı açtırdı. Muharrem’le sohbet ettikçe, onun hakkındaki önyargım değişiyordu. Adam görmüş geçirmiş, çok içten, sevecen, samimi ve babacan biriydi. Ama hislerim, aynı zamanda çok ta çapkın olduğunu söylüyordu. Bizlere çaktırmamaya çalışarak, o iki turist kadına sikecekmiş gibi bakıyordu. Belki de bizim bu sürpiz gelişimiz, onun bu turist kadınları sikme planını bozmuştu.

Yemekte Mürüvet’in çocuğu rahat vermedi bir türlü, kadıncağız doğru düzgün yemeğini dahi yiyemedi. Mürüvet sıkıntılıydı, anlamıştım, çocucuğu emzirmek istiyordu. Ben de, “Hayatım, yol yorgunusunuz, yatıp uyumak isterseniz, odaya çıkın! Ben Muharrem abiyle biraz daha sohbet edeceğim!” dedim. Mürüvet, “İyi olur!” deyip, Zeyneple birlikte kalktılar. Muharrem garsonlardan birini çağırıp, odaları göstermesini istedi. Muharrem Zeyneple sabah görüşmek üzere vedalaşırken, Mürüvet de bana, “Geç gelme aşkım, biliyorsun sensiz uyuyamıyorum!” diyerek göz kırptı. Muharrem de, “Yenge odaya girince kapıyı içerden anahtarsız kilitleyebilirsin! Bizim eleman anahtarı Harun’a geri getirsin!” dedi. “Tamam!” deyip, odalara gittiler.

Biz sohbet ederken, eleman anahtarı getirip verdi bana. Muharrem’in Zeynep hakkında hiç konuşmadığı dikkatimi çekmişti. Ben Zeynep konusunu açtıkça, Muharrem bir şekilde konuyu değiştiriyordu. Olay nedir birtürlü çözememiştim. Biraz daha oturduktan sonra, “Yaa Haruncuğum, sen okumuş adamsın… Bilirsin bu işleri, otel sahibi olarak benim bazen müşterilerle ilgilenmem, sohbet etmem gerekiyor… Siz geldiğinizde iki tane Alman müşteriyle sohbet ediyordum… Siz gelince kadınları sap gibi bıraktım, ayıp oldu… Yabancı dil biliyorsan, gel istersen masalarına geçelim, biraz ilgi gösterelim şunlara!” dedi. “Tamam abi, ayıpsın!” dedim ve kalktık, kadınların masalarına geçtik. Muharrem (İngilizce Almanca karışımı Tarzanca bir dille), beni tanıştırdı kadınlara. Ben akıcı bir Almancayla sohbet etmeye başladığımda, Muharrem gibi kadınlar da çok şaşırdılar.

Rakı eşliğinde, güle eğlene sohbetimiz sürüyordu. Kadınların Türkiye’ye kendilerini siktirmeye geldiklerini taa ilk gördüğümde anlamıştım. Genelde Almanya standartlarına göre vasat sayılacak tipteki kadınlar, Türkiye’ye geldiklerinde Mankenmişler gibi ilgi görüyorlardı. Garsonu, barmeni, taksicisi, dolmuşcusu, rehberi, transfermeni, hanutçusu, halıcısı, dericisi, kuyumcusu vesaire bir sürü abaza erkek, Tavuk boku gibi yapışarak, bu tip kadınların götlerini kaldırıyordu. Onlar da bu aşırı ilgiden dolayı kendilerini dünya güzeli sanıyordu. Ama ‘Bizimkilerin’ Türkiye’ye ilk gelişleriymiş bu. Daha bugün gelmişler ve henüz çarşıya pazara çıkmamışlar. Muharrem de bunu öğrenince, takmış kancayı karılara.

Rakının da etkisiyle karılar bize resmen sarkmaya başladılar. Muharrem, “Hadi kalkın, Disco’ya gidiyoruz!” dedi. Muharrem sarışın olanı (Manuela’yı) sikmeyi kafaya koymuştu, zaten Manuela da ona sarkıyordu. Bana da Sabine kalmıştı. Karılarla çıktık otelden, yürüyerek gittik, Disco fazla uzakta değildi. Muharrem Disco’nun sahibini tanıyormuş, özel köşe masaya aldılar bizi. Masayı donattılar, masada bir tek ‘Kuş sütü’ eksikti. İçkiler su gibi akıyordu. Müziğin gürültüsünden rahat rahat sohbet edilmiyordu, ama bu kimsenin umurunda değildi. Sonra bizimkiler dansa kalktılar. İki kadın masanın önünde bize şov yapar gibi sexy sexy dans ederken, Muharrem kulağıma yanaştı ve “Haruncuğum sen delikanlı adamsın, halden anlarsın… Zeynebin kulağına gitmesin, ama Manuela bana asılıyor… Diyorum ki, sen de Sabine’yi al, bunlara bu gece Türk misafirperverliğini yatakta da gösterelim! Ne dersin?” dedi. “Bana uyar abi!” deyince, elini dizime koyup, “Koçum benim!” dedi.

Disco’da bir iki saat falan kaldık, içtik, eğlendik, sonra kalktık. Bize hesap gelmemesi dikkatimi çekmişti. Ayrıca Disco’nun sahibi bizi bizzat kendisi kapıya kadar uğurladı. Karılarla sarmaş dolaş otele döndük. Muharrem resepsiyonun arkasına geçti ve çekmeceden bir anahtar çıkardı, sonra arkadaki Panoda asılı duran anahtarlardan bir anahtar daha alıp, bana verdi. Dördümüz giriş kattaki odaların olduğu koridora geçtik. Tahmin ettiğim gibi çekmeceden aldığı anahtar kendi odasınındı, odanın kapısında ‘Privat’ yazıyordu. Bana verdiği anahtar da hemen yanındaki odanındı. Muharrem Manuela ile kendi odasına girdi, ben de Sabine ile diğer odaya girdim. Kapıyı kapatınca biraz öpüştük. Sonra Sabine, “Ben çok terledim, önce bir duş almak istiyorum!” deyip soyunmaya başladı. Karı kafayı bulmuş, soyunurken dengede zor duruyordu. Çırılçıplak kalıp banyoya girerken, benim yatağa oturduğumu görünce, “Sen duş almayacakmısın?” diye sordu. Aslında niyetim yoktu, ama, “Geliyorum!” deyip, ben de soyundum ve banyoya girdim. Birlikte yıkandık, kurulandık, çıktık.

Direkt yatağa uzanıp, öpüşmeye ve sevişmeye başladık. Herhalde Sabine Türkiye’ye gelmeden önce, Türk’lerin kıllı kadınlardan hoşlanmadığını biryerden duymuş olmalıydı ki, amının götünün kıllarını kesmişti. Gerçi benim için farketmiyordu, amının kıllı veya kılsız oluşu. Temiz olması yeterliydi. Sabine daha ilk dakikalardan insiyatifi ele almış, beni sırtüstü yatırıp, kudurmuş gibi sakso çekmeye başlamıştı. Ona, “69 yapalım!” dediğimde, oldukça şaşırmıştı, “Türk’ler am yalamaz diye duymuştum?” dedi. Ben de gülümseyerek, “Her duyduğuna inanma!” dedim. Üstüme ters çıktı ve 69 olduk. 5-10 dakika 69’dan sonra pozisyon değiştirdim. Sabine’yi domaltıp, arkasına yanaştım.

Götünün yanaklarını ayırdığımda, amının da, götünün de yüzlerce kez sikildiği hemen belli oluyordu. Amına kolumu soksam girerdi, göt deliği de nerdeyse Rakı bardağının ağzı kadar açıktı. Yarağımı önce amına soktum, fakat çok bol olduğu için fazla zevk almadım. Amını birkaç dakika siktikten sonra, amından çıkarıp götüne soktum. Yok, bu karının amını da siksem, götünü de siksem, ben bu sikişten zevk alamayacağımı anlamıştım. O anda, keşke karıların ikisini de Muharrem’e bırakıp, ben direkt Mürüvet’in yanına gitseydim diye düşündüm. Ama şimdi çekip gitmek olmazdı. Hem Sabine’ye, hem de Muharrem’e ayıp olurdu.

Onun için yumdum gözlerimi ve sanki Mürüvet’in hiç sikilmemiş götünü sikiyormuşumcasına pompalamaya başladım. 5-10 dakika karının götüne gidip geldikten sonra durdum ve “Sen hangi pozisyonu seviyorsun?” diye sordum. Sabine de, “Ben üstte olmayı seviyorum!” dedi. “OK!” deyip götünden çıktım ve sırtüstü yattım. Sabine de önce yarağımı yalayıp, üstüme çıktı ve amına yerleştirip, ata biner gibi hoplamaya başladı. Ben yine zevk almıyordum bu sikişten, amı gerçekten çok bol idi, karı saatlerce zıplasa dahi, anladım ki ben boşalamayacaktım. Karı kafasına göre, bir hızlanıyor, bir yavaşlıyor, öne eğiliyor dudaklarımı öpüyor, sonra doğrulup zıplamaya devam ediyor, tekrar yavaşlıyor, tekrar hızlanıyordu. 10-15 dakika sonunda karı inleyerek orgazm oldu. Üzerimden indiğinde terden sırılsıklamdı. Ben sırtüstü yatmaktan başka birşey yapmamıştım, bütün işi o yapmıştı. Kendin pişir, kendin ye! gibi birşey olmuştu.

Sabine biraz dinlenip kendine geldiğinde, “Sen neden boşalmadın?” diye sordu. Zevk almadığımı söyleyemezdim, onun için, “Ben içki içtiğimde kolay kolay boşalamam!” diye yalan söyledim. Sabine bu verdiğim cevabı yedi mi bilmiyorum, ama aşağı kaydı, sakso çekmeye başladı yeniden. Beni sikişerek boşaltamadığı için üzülmüş gibiydi.

O sırada kapı tıklandı ve “Sabine?” diye soran Manuela’nın sesi duyuldu. Sabine de, “Gelsene!” diye seslendi. Manuela yüzünde hayal kırıklığına uğradığı belli olan bir ifadeyle girdi içeri, kapıyı kapadı. Sabine ne olduğunu sorduğunda, Manuela, “Ben duş alıp çıktığımda, benimki çoktan sızmıştı. Çok uğraştım uyandırmaya, ama yok, adam horlaya horlaya uyumaya devam etti! Yani bir bok olmadı!” dedi. Yanımıza geldi, yatağın kenarına oturdu. Bu arada gözleri benim kazık gibi yarağımdaydı. Sabine de gülerek, “Hadi yaa? Bende de tam tersi oldu! Bir türlü boşaltamadım, yardım etsene!” dedi. Manuela’nın yüzünde anında bir tebessüm belirdi ve hemen soyundu. Uyanık Muharrem karının düzgününü kendi kapmıştı, ama sikememişti o ayrı. Manuela da Sabine gibi orta yaşta olmasına rağmen, genç kızlarınki gibi bir vücudu vardı. En ufacık sarkma, pörsüme ve selülit belirtisi yoktu. İşte bu hoşuma gitmişti.

Manuela yarağımı Sabine’nin elinden alıp, açlıktan çıkmış gibi yaladı önce. Sonra üstüme çıktı, yarağımı amına yerleştirip, oturup kalkmaya başladı. Evet, şimdi ben de zevk alıyordum işte. Ben de alttan vurduruyordum, o üstümde zıplarken. 5-10 dakika sonra Manuela inleyerek hareketlerini hızlandırdı, orgazm olmak üzereydi. Orgazm olmadan indirdim üstümden, yatağa domalttım. Arkadan amına geçirdim ve sikmeye öyle devam ettim. Başparmağımı götünün deliğine sokup, amına hızlı hızlı pompalıyordum. Çok geçmeden Manuela ıhılaya ıhılaya orgazm oldu ve kendini öne attı. Benim de boşalmama az kalmıştı. Manuela’yı yüzüstü yapıştırdım yatağa ve ağırlığımı vermeden üzerine uzandım. Ensesini öperek, “Götünü sikmek istiyorum!” dediğimde, “Sik ozaman!” dedi.

Yastığı göbeğinin altına koyup götünü yükselttim ve yarağımı bolca tükürükleyip, geçirdim götüne. Götü oldukça dardı, ama hiç sesi çıkmadı. Ve şinav çeker gibi sikmeye başladım götünü. O sırada Manuela elini uzatıp, Sabine’nin elini sımsıkı tuttu. Sabine’yle göz göze geldiğimizde, “İlk kez siktiriyor götten!” dedi. Demek ki Manuela’nın canı yanıyordu. Oysa ben götüne ilk girdiğimde hiç sesi çıkmadığı için alışkın diye düşünmüştüm. Ama bu andan sonra yavaşlayacak değildim, aynı tempoda pompalamaya devam ettim ve sonunda götünün içine boşaldım. Acaip rahatlamıştım. Boşalmam bitince yavaşça yarağımı götünden çıkarıp, kalktım üstünden. Manuela da Sabine’nin elini tutmayı bıraktı, ama ölü gibi yatmaya devam etti.

Sabine ise, halen kazık gibi duran yarağıma bakıyordu. Sabine’ye göz kırptığımda, gülümseyerek yanaştı, yarağımı ağzına aldı ve yalayarak temizledi. Yarağım inmeye başlayana kadar da yalamaya devam etti. Bu arada da, iki parmağını birleştirmiş, kendi amını parmaklıyordu. Demek ki yeniden azmıştı ve orgazm olmak istiyordu. Ona bir kıyak yapmak istedim. Sırtüstü yatırıp bacaklarını ayırdım ve dört parmağımı birleştirip, amına sokup çıkarmaya başladım. Sabine doğrularak bileğimi tuttu ve elimin amına girip çıkma hızını kendi ayarladı. Derken, “Uff, uff, ufff!” demeye başladı. Orgazm olmak üzereydi. Son bir hamleyle bileğimi asılarak, tüm elimin amına girmesini sağladı ve bağırmamaya özen göstererek orgazm oldu.

Amı kasılırken, elim halen amının içinde duruyordu. Amı lastik eldiven gibi sarmıştı elimi ve bileğimi. Sabine sakinleştiğinde, yine bileğimden tutarak, yavaş yavaş çıkardı elimi amından. Ve kendini sırtüstü attı yatağa. Elim ve bileğim amının sularından dolayı vıcık vıcık olmuştu. Sabine’ye, “Sizi bilmem, ama ben duş alıp odama gideceğim!” dedim. O da, “Hiç halimiz yok, biz bu gece burda yatsak sorun olur mu acaba?” diye sordu. “Sorun olacağını sanmıyorum, yatabilirsiniz!” dedim, banyoya girdim.

Duşumu alıp çıktığımda, saat 03:15 olmuştu ve ikisi de uyuyordu. Sessizce giyindim ve odadan çıktım. Odama, daha doğrusu Mürüvet’le benim odamıza gittim…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir