Köydeki Muhteşem Amcık – Bölüm 28

Sabah uyandığımda Meltem hanım gitmişti. Beni uyandırmadan gitmesine üzülmüştüm. Daha doğrusu Meltem hanımla sabah sikişi yapamadığıma üzülmüştüm. Salonu toparlamıştı, yarım Rakı şişesini dolaba koymuş, bardakları yıkayıp kaldırmıştı. Yine de salon Rakı kokuyordu. Salonun penceresini açtım, havalansın biraz diye. Sonra da banyoya girip güzel bir duş aldım.

Havluyu belime dolayıp banyodan çıktığımda, mutfaktan sahanda yumurta kokusu geliyordu. Hemen bir boxer ve tişört giyip, heyecanla mutfağa gittim. Evde tabii yiyecek birşey olmadığı için, beni uyandırmadan markete gitmiş, alışveriş yapmış. Ben duş alırken de gelmiş, kahvaltı hazırlıyordu. Onu korkutmamak için, “Günaydın aşkım, nefis kokuyor!” diye seslendim. Meltem hanım kafasını çevirip gülümseyerek, “Günaydın aşkım!” dedi ve pişirdiği yumurtayla ilgilenmeye devam etti. Arkasından sarıldım, boynuna ensesine öpücükler kondurdum. O anda Meltem hanımı sikmek için içimde dayanılmaz bir arzu vardı. Kalçasına dayanmış kazık gibi yarağımı hissedince, “Azgın şey, yumurta yanacak şimdi, geç otur, çayları doldur!” dedi.

Geçtim oturdum, çayları doldurdum. Sahanda yumurta pişince de kahvaltımızı yaptık. Aynı annemin yaptığı gibi yapmıştı sahanda yumurtayı, sarılarını bozmadan. Kahvaltı bitince sofrayı o halde bırakıp, dişlerimizi fırçalamaya banyoya gittik. Dişlerimizi fırçaladıktan sonra ben yine sarıldım Meltem hanıma. Yarağım da yine kazık gibi olmuştu. Eteğini yukarıya toparlayacağımda, “Dur yapma aşkım, hemen gitmem gerek, dersim var!” diyerek engelledi. Bugün dersinin olduğunu tamamen unutmuştum. Meltem hanım parfüm sıkıp, dudaklarına da ruj sürdükten sonra, “Mutfağa elleme, ortalığı toparlaması ve bulaşıkları yıkaması için Firdevs’i gönderiyorum şimdi! Açık verme, kahvaltıya geldiğimi söyleyeceğim ona. Böyle görmesin seni, pantolon giy! Hadi ben gittim aşkım, İzmir’den döndüğünde görüşürüz, Byee!” deyip çıktı. Ruju bozulmasın diye öpmeden gitmişti.

Çabucak pantolonumu giyip kapıyı açtım, kapının ağzında Firdevs’i beklemeye başladım. Firdevs 2 dakika sonra, “Meltem hanımla kahvaltı yapmışsınız?” diyerek geldi. Söyleyiş tarzında bir kıskançlık sezinlediğimden, “Ben davet etmedim, kendi geldi!” dedim. İçeriye girip kapıyı kapatınca, “Benimle ne zaman kahvaltı yapacaksın aşkım?” diyerek boynuma sarıldı. Yine geçenki gibi ayak bileklerine kadar uzun bir etek giymişti. Beyaz gömleği ve kafasındaki Sıkmabaş’ıyla müthiş tahrik ediciydi. Bu sabah Meltem hanımı sikemediğim için felaket azmıştım zaten. Yarağım yine kalktı. “Seninle kahvaltıdan çok daha güzel şeyler yapacağız aşkım!” deyip Firdevs’in dudaklarına yumuldum.

Ayakta biraz öpüştükten sonra Firdevs’i sürüklercesine salona götürdüm. Özellikle yatak odama götürmedim, Meltem hanımla sikiştiğimizi anlayabilirdi. Çarşafa, yastığa, yorgana Meltem hanımın parfümü sinmişti. Firdevs’i koltuğa domalttım. Soyunmakla vakit kaybetmek istemiyordum, Firdevs’in eteğini beline topladım, külodunu aşağı sıyırdım. Eğilip amını biraz yaladıktan sonra doğruldum. Pantolonumu ve boxerimi indirip, yarağımın başını da tükürükle ıslattım ve Firdevs’in amına daldırdım. Ohhh! İyi gelmişti, sabah yataktan kalktığımdan beri yarağımın ihtiyacı olan şey buydu işte!

Firdevs’e kenetlenip, sıcacık amcığın zevkini biraz çıkardıktan sonra hızla pompalamaya başladım. Ama nasıl sikiyorum, kudurmuş gibi pompalıyorum. Birkaç dakika sonra Firdevs inleyerek orgazm olup amının sularını salınca, daha bir zevk almaya başladım önümde domaltıp siktiğim amcıktan. Böyle saatlerce sikebilirdim Firdevs’i. Bir süre sonra Firdevs, darbelerimin etkisiyle ne dediğini anlamadığım birşeyler söyleyince pompalamayı bıraktım ve “Ne diyorsun aşkım?” diye sordum. Firdevs nefes alıp, “Yeter, dur nolursun, amımın içine Kaktüs sokmuşlar gibi acıyor!” dedi.

Haydaaa! Canım sıkılmıştı. “Ağzınla boşalt ozaman!” dedim. Firdevs, “Tamam!” deyip döndü. Külodunu çekip, eteğini düzeltti ve oturup yarağımı emmeye başladı. Çok yavaş yapıyordu, böyle çok fazla zevk almıyordum. Firdevs’in kafasını iki elimin arasına alıp, ağzını amcık siker gibi sikmeye başladım. Yarağım bazen gırtlağına değiyor ve Firdevs’in gözlerinden bir iki damla yaş geliyordu. Ben hızlanınca, Firdevs iki eliye bacaklarımı tutup beni ittirmeye ve kafasını geri çekmeye çalıştı. Ama ben aldırış etmeden hızla ağzını sikmeye devam ettim. Firdevs’in gözlerine sürdüğü sürmeler akmış, salyası sümüğü birbirine karışmıştı. Bazen boğulacak gibi oluyor, öğürür gibi sesler çıkarıyordu. Bu haliyle ucuz orospulara benziyordu. Bu da beni müthiş azdırıyordu.

Sonunda boşalmak üzereydim, Firdevs’in kafasını sıkıca yarağıma bastırıp, gırtlağına fışkırttım döllerimi. Firdevs kafasını çekemediği için döllerimin çoğu direkt midesine gitti. Ağzının kenarlarından da biraz döl taşmıştı. Boşalmam bitince yarağımı çektim ağzından ve elimle çenesini tutarak, “Yut hepsini aşkım!” dedim. Firdevs burnundan soluyarak yuttu döllerimi. Elimi çenesinden çektiğimde öksürüp kusacakmış gibi öğürmeye başladı. Döllerimin bir kısmı çenesinden süzülüyordu.

Birkaç peçete alıp önce yarağımı temizledim, boxerimi ve pantolonumu çektim. Sonra Firdevs’in çenesini ve ağzını sildim. Firdevs biraz kendine gelmişti, ama bana halen kötü kötü bakıyordu. Bana müthiş kızmıştı. Ağlayacak gibiydi. Gönlünü almam gerekiyordu, ama dudağından öpmek içimden gelmedi. Yanaklarından öpüp, “Seni seviyorum aşkım! Çok güzel sikişiyorsun, erkeğini nasıl memnun edeceğini biliyorsun! Sana doyamıyorum!” diye pohpohladım, sırtını sıvazladım. Bu sözlerim hoşuna gitmiş, gözleri parlamıştı. Dudaklarımı öpmek istediğinde, “Kalk, ağzını yüzünü yıkayalım önce!” dedim. Kalkmasına yardımcı oldum ve mutfaktaki lavaboya götürdüm.

Firdevs ağzını yüzünü yıkayıp kuruladıktan sonra, bunun sırtını tezgaha dayayıp, dudaklarına yumuldum. Biraz öpüştükten sonra kızgınlığı tamamen geçmişti. Birazdan İzmir’e gideceğimi söyledim. Ortalığı toparladık. Firdevs bulaşıkları yıkadıktan sonra, son bir kez öpüşüp evden çıktık. Firdevs bilgisayar kursuna girerken, ben de direkt aşağıya indim. Uçak bu gece yarısına doğru inecekti, ama erkenden İzmir’e gidip, arkadaşlarımı görmek istiyordum.

Pasajdan geçerken, çay evini işleten Veli çıktı kapıya ve “Hocam vaktiniz varsa biraz konuşabilirmiyiz?” dedi. Merak etmiştim ne derdi sıkıntısı var diye. “Olur, bir çayını içeyim!” dedim. Veli iki çay kaptı geldi, oturduk. Önce bilgisayar kursunu satın aldığım için hayırlı olsun muhabbeti falan yaptıktan sonra, asıl mevzuya girdi. “Şeyy hocam, ben Firdevs’le evlenmek istiyorum, bana yardımcı olabilirmisiniz?” dedi.

Çok şaşırmıştım ve doğrusu biraz da bozulmuştum. Bozulduğumu belli etmemeye çalışarak bir sigara yaktım. Veli’ye (Oğlum Firdevs’i ben sikiyorum!) diyemezdim. Sigaramdan bir fırt çekip, “İyi de benim nasıl bir yardımım olabilir ki? Hem bu işler benden bitecek işler değil. Madem Firdevs’le evlenmek istiyorsun, gönder ananı babanı, usulünce istesinler kızı!” dedim. Veli de, “Hocam annemle babam sizlere ömür, 8 sene önce trafik kazasında kaybettik. Ablamdan başka kimsem yok. Ablamı da biliyorsun zaten, kendine bir faydası yok ki, bana bir faydası olsun!” dedi.

“Ablanı tanıyormuyum?” diye sordum. “Tanırsın hocam, Hasibe abla ile birlikte sizin bilgisayar kursunun temizliğini yapan Gülistan yok mu? Gülistan ablam olur işte. Hatta geçenlerde senin daireni de temizlemişler!” dedi. “Anladım, ama daha onlarla karşılaşmadım hiç, temizlik yapılırken ben yoktum. Her neyse, benden tam olarak nasıl bir yardım istiyorsun?” dedim. Veli çayları tazeledi geldi ve “Korkmayın hocam, sizden para falan istemeyeceğim. Babadan kalma ev var, arsa var, tarlalar var. Çok şükür çay evinden de geçinecek kadar para kazanıyorum. Hocam, hani diyorum ki, Firdevs’le bir de siz konuşsanız? Biliyorum, o da beni seviyor, ama evlenelim dediğimde nedense yanaşmıyor. Belki sizin sözünüzü dinler?” dedi. “Bir faydası olacağını sanmıyorum ama, İzmir’den döndüğümde vaktim olursa bir konuşurum!” deyip kalktım.

Atladım arabama, İzmir’e hareket ettim. Yolda Veli ile konuştuklarımızı düşündüm, Firdevs bana bunlardan hiç bahsetmemişti. Ama Firdevs’in neden evliliğe yanaşmadığını anlayabiliyordum. Gerdek gecesi bakire olmadığı ortaya çıkacaktı, ondan korkuyordu. Bakire olsaydı, belki de çoktan evlenmişti Veli ile…

Akşama doğru İzmir’e vardım. Arkadaşlarımı falan ziyaret ettim. Saat 23:30’te havaalanındaydım. Uçak tam saatinde indi. Yolcu çıkış kapısında, elimde ‘Mrs. & Mr. Bachmeier’ yazan bir kağıtla beklemeye başladım. Tüm yolcular çıktı, yolcusu gelmeyen bir ben kaldım. Birkaç dakika daha bekledim, başka çıkan yoktu. Tam Nurcan’a telefon edip soracaktım ki, “Mister Harun?” diye seslenerek benim yolcular da göründü. Kadının bir ayağı aksadığı için çok yavaş yürüyorlardı, sanırım o yüzden en sona kalmışlardı. Elimdeki kadığı gösterip gülümsedim. Kadın o sırada adama birşeyler söyledi ve onlar da bana gülümsediler. Tahminimce 49-50 yaş civarında, sevimli insanlardı.

Kısa bir mesafe olmasına rağmen yanıma kadar gelmeleri birkaç dakika sürdü. Kadın çok yavaş adımlar atabiliyordu, ayağının birinde bir sorun olmalıydı. Ama onun dışında Kısrak gibi bir kadındı, oldukça uzun boylu ve iri yarı birşeydi. Adam ise cılızdı, boyu da kadına göre 10-15 cm falan kısaydı. Keçi sakallı, kel kafalı ve yuvarlak gözlüklü haliyle biraz kılıbık birine benziyordu. Kadının kolunda sadece çantası vardı, tekerlekli valizleri adam çekiyordu. İçimden (Bu adam bu karıyı sikebiliyor mu acaba?) diye geçirmeden edemedim.

Benimle, aynı bizim Türk’ler gibi yanaktan öpüşüp, selamlaştılar. Onlar benim adımı biliyorlardı, kendilerini tanıttılar. Adamın adı Gustav, kadınınki de Alexandra imiş. Almanca bilmediğimi düşündüklerinden benimle İngilizce konuşuyorlardı. Ben de İngilizce konuşmayı sürdürmeye karar verdim, Almanca bildiğimi bilmeleri işime gelmezdi. Ayaküstü sohbete başlamıştık ki, Alexandra’nın, “Benim oturmam gerek, bacağım ağrımaya başladı!” demesiyle arabama yürüdük. Valizleri bagaja koyduk ve arabaya bindik.

Onlara, yola çıkmadan bir yerlerde birşeyler içip içmeyeceklerini sorduğumda, Alexandra, “Kalacağımız otelde içeriz, Freeshoptan 2 şişe Viski aldık!” dedi. Anlaşılan kalacakları otelin ve bizim köyün nerede olduğuna dair hiç bir fikirleri yoktu. Otele kadar 5-6 saatlik yolumuz olduğunu söylediğimde şaşırdılar. Alexandra, “3 saat uçak yolculuğunun hemen ardından 6 saat de arabada oturmak istemiyorum!” dedi. Bizim İzmir’deki evin yakın olduğunu, isterlerse orda kalıp, sabah yola çıkabileceğimizi söyledim. Ama Alexandra, “Buralarda 5 yıldızlı güzel bir otel yok mu? Para sorun değil!” dedi. “Var tabii!” deyip, İzmir’in en lüks oteline sürdüm arabayı.

Otele girince, Alexandra lobideki koltukların birine attı kendini. Biz de resepsiyona gittik. Biri çift kişilik, biri de tek kişilik iki oda aldık. Bellboy valizleri aldı ve hep birlikte asansörle yukarı çıktık. Odalarımız karşılıklı idi. Çocuk odalarımızı açıp gösterdikten sonra, Gustav’ın verdiği bahşişi alıp gitti. Ben de iyi geceler dileyip odama geçmeyi düşünüyordum ki, Alexandra, “Hadi gel, Viskinin birini açalım! Sohbet ederiz hemde!” dedi. Kıramadım, bir duble içebileceğimi söyleyip, onların odasına geçtim. Fakat odalarında sadece 2 tane bardak vardı, gidip benim odadan bardağı da getirdim. Ama koltuk da 2 tane idi. “Bir tane de koltuk getireyim!” dediğimde, Alexandra, “Gerek yok, ben yatağa uzanacağım!” dedi.

Gustav’la koltuklara oturduk. Gustav bardaklara Viski doldururken, Alexandra valizin birini açtı, içinden geceliğini çıkarıp yatağın üzerine koydu ve soyunmaya başladı. Almanların birçok konuda bizden çok daha rahat olduklarını ve utanmadıklarını bildiğim halde, Alexandra’nın karşımızda sütyenini dahi çıkarmasını garipsemiştim. Ama göğüslerine bakmaktan da kendimi alamıyordum. Çok güzel, biçimli göğüsleri vardı. Göğüs uçlarının her ikisine de Piercing taktırmıştı. Altında sadece tanga külotla, aksayan adımlarla banyoya yürüdü. Arkadan bakınca tangasının ipi götünün yanakları arasında kaybolmuştu ve külot yokmuş gibi görünüyordu. Kapıyı kapatmamıştı, ama banyo çaprazımda kaldığı için banyoda ne yaptığını da göremiyordum. Hemen sonra işeme sesi geldi, ardından da sifon sesi duyuldu. Sonra da lavabodan gelen su sesi.

Alexandra banyodan çıktığında çantasından bir losyon alıp, yatağa oturdu ve göğüslerine sürmeye başladı, sanki ben odada yokmuşum gibi davranıyordu. Ben de Viskimi yudumlarken, sanki yanımda Gustav yokmuş gibi, Alexandra’nın göğüslerini okşar gibi losyonlamasını izliyordum. Yarağım da pantolonumun içinde sertleşmeye başlamıştı. Alexandra göğüslerini losyonlama işini bitirdikten sonra, emir verir gibi, “Gustav, bacağımı kremle!” dedi. Gustav, “Derhal karıcığım!” diyerek, Viskisinden bir yudum alıp yanına gitti. Alexandra çantasından bir krem çıkarıp verdi ve yatağa yüz üstü uzandı. Gustav ağrıyan bacağını kremlerken, Alexandra kollarını çenesinin altına koymuş, bana gülümseyerek bakıyordu. Onu izlerken, yarağımın iyice sertleştiğini hissediyordum.

Alexandra, “Haa, Ramazan sana sigara göndermişti. Bak öbür valizde, poşetlerin birinde, alabilirsin!” dedi. Bir an düşündüm, ayağa kalksam yarağımın kalktığı belli olacaktı. Ama sonra (Amına koyum, onlar benden utanmıyorlar, ben niye utanacakmışım?) diye düşünüp kalktım. Alexandra gülümseyerek önümde kurduğum çadıra bakarken, hiç oralı olmadım, öteki valizi açtım. Birkaç tane poşet vardı valizde. Sigaraların olduğu poşeti el yordamıyla bulmuştum, ama yine de diğer poşetlerin içine de baktım. Poşetin birinde tanga külotlar, sütyenler falan vardı. Ama en alttaki poşetin içinde gördüklerim çok ilginçti. Değişik boy, kalınlık, renk ve özellikte Vibratörler, Dildolar ve bir tane de belden bağlamalı plastik yarak vardı. Sigaraların olduğu poşeti alıp, getirdikleri için teşekkür ettim, geçtim yerime oturdum. Ramazan çavuş bana 2 karton Marlb*** sigara göndermişti.

Gustav, Alexandra’nın ağrıyan bacağını kremlemeyi bitirince, Alexandra ona (benim anlamadığımı düşünerek Almanca), “Şimdi banyoya gidiyorsun, ben çağırmadan da çıkmıyorsun, değilse çok kötü cezalandırırım seni!” dedi. Gustav da bana, “Ben duş almaya gidiyorum, biraz uzun sürebilir, size iyi sohbetler…” diyerek valizden poşetin birini alıp banyoya gitti. Anlaşılan karısından emir almaya alışıktı. Gustav gidince, Alexandra da kalkıp geceliğini giydi. Geceliğin boyu mini etekten daha kısaydı. Gelip sehpadan Viskisini aldı, önümde dikilip bir yudum aldı. Şeffaf külodu tam gözümün hizasındaydı, şimdi belli oluyordu, klitorisinde de Piercing vardı. Okadar tahrik olmuştum ki, karıya saldırmamak için kendimi zor tutuyordum. Alexandra, “Bacağıma ne olduğunu merak ediyorsundur, değil mi?” deyip, geçti yatağa uzandı. Ben de, “Evet, anlat! Merak ettiğim başka şeyler de var…” dedim ve sohbete başladık.

Alexandra’nın mesleği de kocası Gustav’ınki gibi mimarlık imiş. Bundan 2 ay önce, çizdiği bir projenin uygulamasını kontrol etmeye gittiği inşaatta iskeleden düşmüş. Bacağında kırık falan yokmuş, ama uzun süre ayakta durduğu zaman ağrıyormuş. Gitmediği doktor kalmamış, fakat bir çözüm bulamamışlar. En son bir Osteopathie uzmanından alternatif terapi almaya başlamış. O da ağrıyı ancak kısmen giderebilmiş. Yine de ağrıdığı zaman ağrıkesici krem sürülmesi gerekiyormış…

Alexandra’ya, Ramazan çavuşla nerden tanıştıklarını sorduğumda, verdiği cevap canımın sıkılmasına neden oldu. Meğer Alexandra, Jürgen’in ablası imiş. Ben bu odaya aslında ayıp olmasın diye, sadece bir bardak Viski içip, odama gitmeyi düşünerek gelmiştim. Ama şimdi fikrimi değiştirmiştim, bardağımdaki Viskiyi bir dikişte bitirip, yeniden doldurdum bardağımı. Alexandra, Nurcan’la Jürgen’in boşanmalarına rağmen, Ramazan çavuşla halen çok iyi anlaştıklarını, Ramazan çavuşun projesini de Gustav’ın para almadan, hatır için çizdiğini anlatırken, ben bir bardak Viskiyi daha bitirmiştim. Kafam hafiften çakır olmuştu. Alexandra’nın anlattıklarını yüzümde zoraki bir gülümseme ile dinliyordum, ama Jürgen’in ismini duydukça içten içe sinirleniyordum ve içimden küfürler ediyordum orospu çocuğuna.

Alexandra, “Başka neleri merak ediyorsun?” dedi. Yeniden doldurduğum bardağımdan büyükçe bir yudum aldım ve “Mesela klitorisindeki Piercingi!” dedim. Alexandra, “Hmmm!” deyip gülümsedi…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir