Köydeki Muhteşem Amcık – Bölüm 34

Bahçe kapısından geçip avluya girdiğimizde, Veli, “Ablaaa! Ablaaa! Biz geldik!” diye seslendi. Biz eve doğru ilerlerken, ablası da ellerini şalvarına silerek kapıda göründü. Veli’nin ablası Gülistan, fizik olarak Osmanlı kadını dedikleri türden, iri cüsseli bir kadındı. Baş örtüsü, hırkası ve şalvarıyla ilk bakışta pek dikkat çekmiyordu, ama alıcı gözle bakınca güzel bir kadındı. Genç kızlığında kimbilir kaç erkeğin yüreğini sızlatmıştı. Bembeyaz ve güleç bir yüzü, kocaman Ela gözleri vardı. Kınalı ve örgülü uzun saçları baş örtüsünün arkasından at kuyruğu gibi sarkıyordu. Veli bizi kapının ağzında ayaküstü tanıştırdı, kısa bir hoşgeldiniz hoşbulduk muhabbetinden sonra eve girdik. Misafirden misafire kapısı açılan misafir odasına geçip, oturduk.

Yeşil kadife koltuklar sanki 1960’lardan kalmaydı. Nerdeyse salondaki tüm eşyaların üzerinde dantelli küçük beyaz örtüler vardı. Gülistan oturmamıştı, “Ben sofrayı hazırlayım!” diyerek mutfağa gitti. Ve az sonra da kamyon tekerleği büyüklüğünde bakır bir Sini ile yemekleri getirdi. Yine misafirden misafire kullanıldığını düşündüğüm yemek masasının üzerindeki dantelli örtüyü alıp, masayı yemeklerle donattı. Çok güzel yemekler yapmıştı. Veli de Rakı’yı açtı, yemeğimizi yemeye başladık. Ben fazla içmeyeceğimi yineleyip, bana doldurduğu Rakıyı ağır ağır yudumluyordum. Doğrusu bu bir dubleden başka da içmeyecektim. Bir yandan da havadan sudan sohbet ediyorduk, ama Veli nedense bir türlü Firdevs konusunu açmıyordu. Oysa buraya geliş nedenimiz, onun Firdevs’le evleneceği haberini kutlamak içindi…

Aramızda en çok konuşan Gülistan idi. Bir saati aşkın zamandır hüzünlü hayat hikayesini anlatıyordu. Özetle, Kayseri’ye gelin giden Gülistan’ın başından mutsuz bir evlilik geçmiş. Bu evlilikten bir oğlu ve bir kızı olmuş. Fakat boşanınca, çocukların velayetini kocası almış. Çocuklar şimdi Kayseri’de babalarının yanında yaşıyorlarmış…

Gülistan’a neden birdaha evlenmediğini sorduğumda, Gülistan dertli dertli iç çekerek, “Beni kim ne yapsın ki? Gençliğim de kalmadı, güzelliğim de! Benden geçti artık, ben unumu eledim, eleğimi astım duvara! Hem kocasından boşanmış bir kadınla anca Gomonisler, Anarşitler evlenir!” dedi. Ben de boş bulunmuş olup, “Yok canım, olur mu öyle şey, halen genç ve güzel bir kadınsın! Eminim seninle evlenmek için can atan bir sürü erkek vardır! Hem bunun Komünistlikle ve Anarşistlikle hiç bir alakası yok! Başka köylerde, kasabalarda ve şehirlerde dul bir kadının yeniden evlenmesi çok normal bir şey!” dedim. Bu sözümden sonra Gülistan neşelenmmiş, biraz da heyecanlanmıştı.

Konu evlilikten açılmışken, Veli de nihayet Firdevs’le evleneceğini söyledi. Ama Firdevs ismini duyunca, Gülistan’ın suratının şekli birden değişti. Nedense keyfi kaçmıştı kadının, müsade isteyerek benim sigara paketimden bir sigara aldı ve yaktı. Dumanını derin derin içine çekerek içiyordu sigarayı. Firdevs kelimesinin telafuz edilmesiyle birlikte, tıpkı fırtına öncesi sessizlik gibi bir sessizlik çökmüştü masaya. Ben dahil, kimse tek kelime konuşmaya cesaret edemiyor gibiydi. Bu sessizliği telefonumun çalması bozdu. Ekrana baktım, Meltem hanım arıyordu. Müsade isteyip kalktım, rahat konuşabilmek için dış kapının önüne çıktım ve telefona cevap verdim. Meltem hanım kasabaya geldiğimi Firdevs’ten öğrenmiş, kendisini neden aramadığımı soruyordu. Biraz konuştuktan sonra, “Gelsene bana!” dedi. Burdan erken ayrılırsam geleceğimi söyledim.

Telefonu kapatıp tekrar eve girdiğimde, içerden tartışma sesleri geliyordu. Salonun kapısına yaklaşıp, konuşulanlara kulak kabarttım. Gülistan Firdevs hakkında ileri geri konuşuyor, Veli de Firdevs’e toz kondurmuyordu. Gülistan’ın Firdevs hakkında kullandığı ‘Orospu’ kelimesini duyunca telaşlandım. Acaba Gülistan Firdevs’le benim ilişkimi mi biliyordu? Neler döndüğünü anlamak için öksürerek içeri girdim. Ama ben girince ikisi de sustu. İkisinin de suratı asıktı. “Ne oluyor yahu? Derdiniz nedir?” dediğimde, yeniden tartışmaya başladılar. Gülistan Veli’ye, “O Firdevs orospusuyla evlenirsen, valla sana ablalık hakkımı helal etmem!” deyince, Veli de, “Saçmalama abla, kızın ne orospuluğunu gördün? Herkesi kendin gibi mi sanıyorsun!” diye bağırdı. Gülistan feci bozulmuştu. Ağlayarak kalktı, birşey demeden odasına gitti ve kapısını sertçe kapattı. Bu tartışmada ismim geçmediği için biraz da olsa rahatlamıştım.

Veli halen ablasının arkasından, “Orospuymuş! Sen kendine bak önce! Orospunun önde gideni sensin!” diye bağırmaya devam ediyordu. Ne diyeceğimi bilemediğimden, Veli’nin sakinleşmesini bekledim. Veli ablasının arkasından biraz daha söylenip, bardağındaki Rakıyı bir dikişte içti ve “Yaa kusura bakma hocam, sana da ayıp oldu!” dedi. “Beni boşver de, nedir mesele?” diye sordum. “Ablama sinirlendim hocam… Yok efendim neymiş, Firdevs önüne gelenle sikişip sikişip, kendini bana yamamaya çalışıyormuş! Hiç olacak şey mi bu? Firdevs gibi namuslu ve iffetli bir kız bu devirde zor bulunur! Bu zamana kadar kimseye saçının bir tek telini bile gösterdiğini görmedim kızcağızın! Ablam sana dua etsin, sen olmasaydın şimdi ağzını burnunu kırardım ablam olacak namussuzun! Kendi orospuluklarına bakmıyor, evleneceğim gül gibi kıza iftira atıyor! Tövbe, tövbe!” deyip bir duble Rakı daha yuvarladı. Eminim ki ablası hakkında söylediği bu lafları Rakı söyletiyordu, yoksa Veli çok efendi ve saygılı biriydi, ayık kafayla ablası hakkında böyle şeyler söyleyecek birine hiç benzemiyordu.

“Veliciğim, istersen daha fazla içme! Sakin ol, sinirlenme! Ben ablanla konuşur, meseleyi hallederim!” dedim. Ama Veli içmeye devam etti. Firdevs’i nekadar çok sevdiğini ve ondan asla vazgeçmeyeceğini, gerekirse ablasını evden siktir edeceğini söyleyip, peş peşe götürüyordu dubleleri. Dili çözüldükçe de, ablası hakkında olmadık şeyler anlatıyordu. Anlattıklarına göre, ablasının evliyken kırdığı ceviz kırkı geçmiş ve kocası da o yüzden boşamış bunu. Veli sarhoş kafayla ablasının maceralarını anlatırken, yarağım kazık gibi olmuştu. Canım müthiş sikişmek istiyordu. En iyisi kalkıp Meltem hanıma gideyim, bir güzel sikeyim diye düşündüm. Bir yandan da ben gidince Veli’nin sakat bir şey yapmasından korkuyordum, bir büyük Rakıyı nerdeyse tek başına yarılamıştı. Saate baktım, vakit geceyarısını çoktan geçmişti. “Dostum ben artık kalkayım, burdan daha köye gideceğim. Sen de git yat, bir güzel uyu! Sabah ola, hayrola! Takma kafana, yarın hallederiz!” deyip ayaklandım.

Veli koluma yapışıp, “Hocam bu saate köye möye gidilmez! Burda yatarsın! Ablama söylerim, sana şuraya yatak serer hemen!” diye ısrar etti. Ben ne kadar kabul etmesem de, Veli, “Ablaa! Ablaaa, gelsene bir!” diye seslendi. Tabii Gülistan cevap vermedi, zaten cevap verseydi şaşırırdım, çok kötü bozulmuştu kadın. Veli birkaç kez daha seslendi, cevap alamayınca da kalktı ablasının kapısına gitti. Kapıyı tıklatarak, “Ablaa, uyudun mu? Kalk, yatak ser, Harun hocam burda yatacak!” dedi. Bunun üzerine kapı açıldı. Ablası başında başörtüsü, hırkasının önünü ilikleyerek odasından çıktı. Veli yatak sermesini tekrarlayınca, Gülistan Veli’nin suratına bile bakmadan, “İyi, tamam, çekil şurdan!” diye eliyle ittirerek, diğer odaya yöneldi. Yataktan kalktığı belli oluyordu. Hırkasının altında çiçekli pazenden bir gecelik vardı. Hırkanın önü ilikli olduğundan, içinde sütyen varmıydı yokmuydu anlayamamıştım, ama arkasından bakınca, altında anneannemin külotlarına benzer kocaman beyaz bir külot olduğu geceliğine rağmen belli oluyordu.

Veli, “Hocam, ablam yatağını hazırlar şimdi, ben de işeyip yatmaya gidecem. Hadi iyi geceler!” diyerek banyoya girdi. Ama 15-20 saniye geçmeden banyodan paldır küldür sesler geldi. Hemen fırladım koştum bakmaya gittim. Veli işerken düşmüş, yerde rezil bir şekilde yatıyordu. Ama bu durum sarhoşluktan kaynaklanan bir şey değildi, Veli bayılmıştı. Dayımdan biliyordum, o da böyle bazen gece tuvalette işerken bayılır düşerdi. Şeker hastalığının bir sonucuydu bu…

Tabii biz ozaman dayımın bayılma sebebini bilmiyorduk. Bundan 4 ay önce yengemle birlikte, dayımı doktora götürdüğümüzde, doktor söylemişti dayımda şeker olduğunu. Yorgunluk, uykusuzluk, düzensiz beslenme, alkol, üzüntü, stres ve depresyon çok tehlikeliymiş şeker hastaları için. Doktor ayrıca, şeker hastalarında Ereksiyon probleminin de yaygın olduğunu söyleyip, dayıma böyle bir problemi olup olmadığını sormuştu. Bu soru karşısında dayımın suratı kıpkırmızı olmuş ve (Öyle bir problem yok!) diyerek kestirip atmıştı. Ama yengemin yüz ifadesinden, bunun doğru olmadığını anlamıştım. Ve ogün, kafamdaki sikeceğim kadınlar listesine yengemi de eklemiştim. Ailecek misafirliğe gidip gelmelerde, hoşgeldin hoşbulduk esnasında yanaktan öpüşürken, yengem dana yalamış gibi ıslatırdı yanaklarımı. Yengemi düşünerek çektiğim 31’lerin haddini hesabını bilmiyordum. Uygun bir zaman ve ortamda, yengemi sikmek hiçte zor olmayacaktı benim için…

Ben Veli’yi yerden kaldırmaya çalışırken, Gülistan da koşarak geldi, sesleri duyunca o da telaşlanmıştı. Birlikte Veli’yi kucaklayıp odasına götürdük. Sidikten önü kısmen ıslanmış pantolonunu ve gömleğini çıkarıp, yatırdık yatağına. Gülistan Veli’nin yine sidikten kısmen ıslanmış külodunu yukarıya düzeltirken, “Gözü kor olmayasıca, zıkkımın kökünü iç emi! Rakı içmek senin neyine! Bu zıkkımı içersen olacağı buydu işte! Şu rezilliğe bak!” diye söylenip duruyordu. Aynı zamanda sinirden elleri titriyordu. Gülistan’ı telaşlandırmak istemediğimden, Veli’nin baygın olduğunu ve bunun şeker hastalığından kaynaklı olabileceğini söylemedim tabii. Zaten şu anda Veli’nin ihtiyacı olan tek şey, güzel bir uyku çekip, dinlenmekti. Ama yarın mutlaka bir doktora görünmesi ve kan tahlili yaptırması gerekiyordu…

Veli’nin kapısını kapatıp, misafir odasına geçtik. Gülistan, Veli’nin çıkardığı kepazelikler için benden defalarca özür dileyerek, önce masayı toparladı. Sonra da gitti, yüklükten yorgan döşek getirdi. Ben oturduğum koltuktan Gülistan’ı izliyordum. Döşeği yere sererken eğildiği için, kasılan geceliğinden külotu daha bir belli oluyordu. Demin telaştan inmiş yarağım yeniden kazık gibi oldu. Gülistan döşeği serip, çarşaf ve yastık getirmeye gittiğinde, ben de, boxerimin içinde sıkışan yarağımı, pantolonumun üstünden düzelterek, göbeğime doğru yatırdım. Şimdi yarağım biraz rahatlamıştı, ama kalkıklığı da daha çok belli olmuştu. Bunu, içeriye tekrar geldiğinde Gülistan da farketti. Önüme kaçamak bir bakış attıktan sonra, hiç bozuntuya vermeden çarşafı sermeye başladı. Demin döşeği eğilip seren Gülistan, şimdi çarşafı dizlerinin üzerine domalarak seriyor ve sanki çarşafı ütülercesine işi ağırdan alıyordu. Bunu özellikle yaptığından emindim, külodunun içine zor sığan o koca götünü bana sergilemekti amacı. O anda ona arkadan saldırmamak için zor tuttum kendimi.

Gülistan işini bitirip, “Tamamdır Harun, yatağın hazır…” diyerek doğruldu. Akşamdan beri Veli’nin yanında bana hep ‘Harun abi’ diyen Gülistan, şimdi ismimle hitap etmişti. Teşekkür ettim kendisine. Gülistan, “Eh, ben gideyim artık, senin uykun vardır şimdi, hemen yatmak istersin…” dedi, ama sanki gitmek istemiyor gibi bir hali vardı. “Yok, henüz uykum gelmedi. Gel otur istersen, konuşuruz biraz!” dedim. Gülistan, “İyi madem, bir sigaranı daha içip öyle gideyim…” diyerek, yanımdaki koltuğa oturdu. Pakete uzanıp, bir sigara verdim ve yaktım. Sigarasını içerken, arada sırada önüme kaçamak bakışlar atmaya devam ediyordu. “Kardeşim beni sana kötüledi, değil mi? Kimbilir hakkımda neler anlatmıştır! Sen şimdi benim orospu olduğumu düşünüyorsundur!” dedi. “Yok, ne münasebet, asla öyle bir şey düşünmem! Veli birçok şey anlattı anlatmasına da, ben tabii olayların içyüzünü bilmiyorum. Ama senin mutlaka kendince sebeplerin vardır diye düşünüyorum. Haksız mıyım?” dedim. Gülistan’ın damarına basmıştım. İç çekerek anlatmaya başladı:

“İkinci çocuğum olduktan sonra kocam bana birdaha yanaşmadı. İlkin lohusalığımdan yanaşmıyor diye düşündüm, ama aradan aylar geçtiği halde bu durum değişmedi. Birgün alt komşum Mukaddes’e çay içmeye gitmiştim. Mukaddes’in uzaktan bir akrabası varmış, pavyonda garson olarak çalışıyormuş, o anlatmış Mukaddes’e. Kocam pavyona dadanmış, çoluğun çocuğun rızkını orospularla yiyormuş! Bunu duyunca ilkin inanmadım tabii, ama içime bir şüphe düştü. Ogünden sonra ceplerini falan yoklamaya başladım. Birgün ceketinin cebinde, pavyonda orospularla içerken çekilmiş bir resim buldum. Tabii hemen bunun hesabını sordum. Sormaz olaydım, tekme tokat girişti bana. Söylediği laflar da cabası! Ben kadın değilmişim de, pavyon karılarının tırnağı olamazmışım da, yatakta mal gibiymişim de, beni sikeceğine gider eşek sikermiş de… Daha neler neler! Hele ölmüş anama ettiği küfürler yokmu, işte o anda kocam olacak orospu çocuğundan nefret ettim. Ama intikamımı da aldım…” dedi.

Gülistan bir sigara içip gidecekti güya, ama işin içyüzünü ağlayarak anlatırken, sigaranın birini söndürüp diğerini yakıyordu. Bazı şeyleri üstü kapalı anlatıyordu, ama işin açıkcası, başta kaynı olmak üzere, nerdeyse mahallede sikişmediği erkek kalmamıştı Gülistan’ın. Bir seneye yakın boynuzlandığından haberi olmayan kocası da, kulağına gelen dedikodulardan sonra boşuyor Gülistan’ı…

Elimi omzuna atıp kendime doğru çektim ve omzunu okşayarak, “Ağlama güzelim. Ciğeri beş para etmez biri için akıttığın gözyaşlarına yazık!” dedim. Başörtüsüne rağmen saçlarından sabun kokusu geliyordu burnuma. Misafir gelecek diye banyo yapmış olmalıydı. Buna benzer bir sabun kokusu, bana sarılıp yanaklarımı öperken yengemden de gelirdi…

Bir elim halen Gülistan’ın omzunu okşarken, “Hadi ama, ağlama artık! Senin gibi güzel bir kadına ağlamak hiç yakışmıyor!” deyip, diğer elimle yanağından çenesine süzülen gözyaşlarını silmeye çalıştım. Gülistan, “Bir dakika Harun…” diyerek, elimi yüzünden uzaklaştırdı. Başörtüsünü çözdü ve başörtüsüyle gözyaşlarını sildi. Sonra da başörtüsünü mendil katlar gibi katlayarak, koltuğun kolçağına koydu ve “Tamam, ağlamıyorum artık!” dedi. Yüzünde, Aferin bekleyen çocukların ifadesi vardı. “Saçların çok güzelmiş, mis gibi de kokuyor!” deyip eğilip saçlarını kokladım. Saçlarını okşamaya başladığımda, bu işin nereye gittiğini artık Gülistan da anlamıştı. Ama olumlu yada olumsuz hiç tepki vermiyordu. Yarağım ise akşamdan beri pantolonumun içinde isyan ediyor, biran önce sıcak bir deliğe girmek istiyordu. Valla tepkisi ne olursa olsun, öyle yada böyle sikecektim Gülistan’ı. Yarağıma söz geçiremiyordum artık.

Süreci hızlandırmak için, omzundaki elimi beline kaydırdım. Belini okşayarak kulağına yaklaştım ve “Şu hırkanı çıkarsana aşkım!” diye fısıldadım. Bu dediğime nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordum doğrusu. Ama Gülistan’ın, “Tamam, ama önce ışığı kapat!” demesi, beni hem sevindirmiş, hem de biraz şaşırtmıştı. İkiletmeden, “Tabii aşkım!” deyip kalktım, ışığı kapattım. Koridorun ışığı halen yandığı için, bulunduğumuz oda fazla karanlık olmamıştı. Gülistan sadece hırkasını çıkarmakla kalmayıp, geceliğinin altından külodunu da çıkararak, koltuğun kolçağındaki başörtüsünün üstüne bıraktı. Şimdi üzerinde sadece gecelikle, ayakta dikiliyordu. İçinde sütyeni yoktu, olsaydı külodunu çıkaran onu da çıkarırdı.

Artık süreci siklemenin de bir anlamı yoktu. “Geceliğini çıkarmayacakmısın aşkım?” deyip, ben de soyunmaya başladım. Ama Gülistan geceliğini çıkarmadan yatağa geçip, yorganın altına girdikten sonra çıkardı geceliğini. Utanıyor olmalıydı. Boxerimi de çıkarıp, yorganı açtım. Gülistan sırtüstü yatmış, bacaklarını da sonuna kadar ayırmış, hemen amına girmemi bekliyordu. Kocasından ve şimdiye kadar sikiştiği diğer erkeklerden hep böyle görmüş olmalıydı. Yarağımın isyan etmesine rağmen, Gülistan’ın bacaklarını birleştirip, yanına uzandım. Sadece saçlarından değil, tüm vücudundan mis gibi sabun kokusu geliyordu. Omuzundan tutup, Gülistan’ı kendime doğru çevirdim. Şimdi yüzyüze ve göğüs göğüse gelmiştik.

Gülistan direkt üstüne çıkıp amına girmediğime şaşırmış olmalıydı. Aslında ben de biran önce onu deli gibi sikmek istemiyor değildim. Ama onun şimdiye kadarki sikişmelerinden bir farkı olsun istiyordum. Sanki bakire bir kızla sevişiyormuşum gibi, nekadar güzel ve çekici olduğuna dair iltifatlar ederek, dudaklarını, boynunu, boğazını nazikçe öpmeye başladım. Öperken bir elim saçlarını okşuyor, diğer elim de okşayarak belinde, kalçasında ve bacağında geziniyordu. Gülistan nefes nefese kalana kadar öptüm dudaklarını. Sonra nazikçe sırtüstü yatırdım. Ve göğüsleriyle igilenmeye başladım. Önce birini öpüp okşayıp, ucunu ağzıma alıyor, emiyor, yalıyor, sonra diğerine geçiyordum. Göğüsuçları sertleşmiş, parmağım kalınlığına ulaşmıştı. 15-20 dakikadır sevişiyordum ve daha henüz amına elimi bile dokundurmamıştım…

Gülistan hafif hafif kıpraşmaya ve kesik kesik inlemeye başladığında, dudaklarımı göbeğine kaydırdım. Göbeğini biraz öpüp koklayıp, doğruldum ve kısmen açık olan yorganı tamamen açıp, ayağa kalktım. Gülistan nihayet sıranın sikişmeye geldiğini düşünmüş olacak ki, bacaklarını yine sonuna kadar ayırdı. Koridorun lambasından içeriye vuran loş ışığa rağmen amının kılsız olduğu hemen belli oluyordu. Bacaklarının arasına diz çöküp eğildim ve klitorisine yumuldum. Klitorisini yalayıp emmeye başlayınca Gülistan paniklemişti. Ne yapacağını bilmeden debeleniyordu. Kafamı kaldırdım ve “Şşşşş, sakin ol aşkım!” dedim. Gülistan, “Yapma!” diye fısıldayarak, omuzlarımdan tuttu ve kendine doğru çekti beni.

Şimdi bacaklarının arasındaydım, yarağım amının dudaklarına değiyordu. “Aşkım amını yalamam hoşuna gitmedi mi yoksa?” diye sordum. “Hoşuma gitti de… ama şeyy… ben geldim!” dedi. Oysa daha amını yalamamıştım. Parmaklamamıştım bile. Sadece klitorisini biraz yalamamla, bukadar çabuk ve nisbeten sessiz sedasız Orgazm olmasına çok şaşırmıştım. Gülistan, “Hadi, gel!” diyerek iki elini belime atmış, beni kendine çekiyor, amına girmemi istiyordu.

Belimi biraz geri çekip tekrar bastırmamla birlikte yarağım Gülistan’ın vıcık vıcık olmuş amına köküne kadar girmişti. Ama o anda hiç beklemediğim bir şey oldu…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir